GABOR MATE 4 FAZLI İYİLEŞME MODELİ DOSYASI
- Zeynep Ağartan

- 14 Kas 2025
- 11 dakikada okunur
Bu dosya, Gabor Maté’nin dört fazlı iyileşme modelini temel alarak travma iyileşmesi ile aydınlanmanın nörobiyolojisi arasındaki köprüyü, klinik pratikte en kolay izlenebilen nörofizyolojik ve psikodinamik parametreler üzerinden kavramsallaştırmaktadır.

GABOR MATÉ İYİLEŞME MODELİ Üzerine
Travma, çoğunlukla bir olay olarak tanımlansa da Gabor Maté bu kavramı çok daha derin bir düzeyde ele alır ve travmayı, kişinin yaşadığı olaydan çok, o olayla baş başa bırakıldığı için sinir sisteminin geliştirmek zorunda kaldığı uyum biçimi olarak tanımlar. Bu nedenle travma, aslında “ne yaşandığı” değil, “yaşanan karşısında öz benlik ile hayatta kalmak için giyilen rol arasındaki kopukluk”tur. Bu kopukluğun oluşumu biyolojik süreçler, bağlanma ilişkileri ve gelişimsel çevre arasında kurulan hassas etkileşimin bozulmasından kaynaklanır. İnsan davranışı yalnızca psikolojik bir içerik olarak değil; beden duyumları, limbik hafıza, erken dönem ilişki deneyimleri ve benlik örgütlenmesini bir arada tutan nörobiyolojik devrelerin sürekli etkileşimiyle şekillenir. Dolayısıyla travmayı anlamak, insanın çok katmanlı iç dinamiğini anlamakla eşdeğerdir.
İyileşme sürecinin başlangıç noktası, kişinin kendi sinir sisteminin taşıdığı yükü fark etmeye başlamasıdır. Bu yük, literatürde “allostatik yük” olarak adlandırılır ve organizmanın stres altında iç dengeyi koruyabilmek için ödediği fizyolojik maliyeti ifade eder. Allostatik yük arttıkça bağışıklık sistemi zayıflar, hormon salınım düzeni bozulur, vagal tonus düşer ve duygusal eşikler kırılganlaşır. Bu nedenle kişinin kronik yorgunluk, duygusal taşma, aşırı tetikte olma, donukluk ya da içsel boşluk hissetmesi çoğu zaman karakter özelliği değil, sinir sisteminin uzun süreli yük taşımış olmasının biyolojik sonucudur. Bu aşamada iyileşmenin ilk hedefi, kişinin kendi içsel sinyallerini yeniden duyabilmesi, yani interosepsiyon (bedenin içinden gelen duyum sinyallerini algılama kapasitesi) ile temasa geçmesidir. Travma geçmişi olan bireylerde bu sistem ya aşırı uyarılmıştır (panik, kaygı, taşma) ya da baskılanmıştır (donma, hissizlik, kopma). İyileşmede amaç, bu sinyalleri yeniden okunabilir, güvenilir ve düzenlenebilir hale getirmektir.
Bu içsel farkındalığı mümkün kılan şeylerden biri, çocukluk döneminde gelişen adaptasyon rollerinin nasıl oluştuğunu anlamaktır. Adaptasyon rolü, çocuğun duygusal kapasitesi sınırlı bir aile ortamında hayatta kalabilmek için geliştirdiği stratejik davranış örüntüsüdür. Örneğin “iyi çocuk”, “bakım veren çocuk”, “her şeyi kontrol eden çocuk” ya da “görünmez çocuk” gibi roller, çocuğun aile içindeki duygusal boşlukları telafi etmek için geliştirdiği hayatta kalma çözümleridir. Bu roller nörobiyolojik düzeyde prefrontal korteks (üst biliş ve öz kontrol), amigdala (tehdit algısı) ve vagus siniri (güven-tehdit devresi) arasında kurulan erken bağlantılarla pekişir. Böylece çocuklukta hayatta kalmayı sağlayan bir düzenleme, yetişkinlikte kişinin otomatik kimliği haline gelir. Sorun, bu kimliğin kişinin gerçek özünü temsil etmemesi ama sinir sistemi tarafından “güvenli” olarak kodlanmasıdır.
Gabor Maté’nin dört fazlı iyileşme modeli, bu otomatikleşmiş kimliği çözebilmek için biyolojik süreçleri psikolojik-kuramsal yapılarla bütünleştirir. Farkındalık fazı, kişinin adaptasyon rolünü ilk defa dışarıdan görebildiği ve bu rol ile öz benlik arasındaki farkı fark ettiği aşamadır. Bu dönemde kişi hem beden sinyallerini hem de ilişkisel tepkilerini yeni bir gözle izlemeye başlar. Keşif fazı, bu rolün hangi bağlanma yarasına karşı geliştirildiğini ortaya çıkarır; ihmal, tutarsızlık, duygusal yokluk, aşırı yükleme ya da cezalandırıcı ebeveyn temasının bugünkü ilişkilere nasıl yeniden sahnelendiği (reenactment: geçmiş ilişki şablonunun bugünkü ilişkilerde otomatik olarak tekrarlanması) anlaşılır. Serbestleşme fazı ise, savunma rolünün bedensel düzeyde çözülmeye başladığı, sinir sisteminin güven devresine (ventral vagal devre) yeniden erişebildiği, duyguların daha düzenlenmiş bir şekilde yüzeye çıkabildiği aşamadır. Bu dönemde somatik çözülme süreçleri (titration ve pendulation: duygusal ve bedensel yükün küçük dozlarla boşalması) belirginleşir. Entegrasyon fazı, adaptasyon rolünden özgürleşmiş yeni benlik kapasitesinin davranışlarda, ilişkilerde ve karar alma süreçlerinde istikrarlı şekilde yerleştiği aşamadır. Kişi artık duygusal operasyonlarını dışarıya göre değil, içsel otoritesine göre sürdürmeye başlar ve sınırlar, ihtiyaçlar ve seçimler daha doğal bir akış kazanır.
Bu dört faz yalnızca travma iyileşmesinin aşamaları değildir; aynı zamanda benlik bütünlüğünün yeniden kurulduğu gelişimsel bir süreçtir. Gabor Maté’nin “travma öz benliğin kaybıdır” vurgusu, iyileşmenin ruhsal bir dönüşüm olduğunu hatırlatır. Bu dönüşümün biyolojik temeli, vagal tonusun yükselmesi, prefrontal–limbik entegrasyonun güçlenmesi ve sinir sisteminin güven devresine daha sık erişebilmesidir. Psikolojik temeli ise duygusal düzenleme kapasitesinin artması, içsel güvenin kurulması ve bireyin kendine ait bir merkezden yaşamaya başlamasıdır.
Tipolojiler – kaygılı, kaçıngan, fawn uyumu veya donma/şizoid hat – bu bağlamda kişilik türleri değil, sinir sisteminin çocukluk döneminde seçtiği hayatta kalma çözümlerinin farklı versiyonlarıdır. Kaygılı tipoloji sempatik sistemin aşırı aktivasyonuyla, kaçıngan tipoloji beden-duygu temasının zayıflığıyla, fawn tipoloji aşırı uyum ve kendini silme eğilimiyle, donma/şizoid tipoloji ise dorsal vagal donma (çökme ve kapanma hâli) ile karakterizedir. Bu tipolojiler, kişinin hangi duygusal yaraları taşıdığını ve iyileşme için hangi sinir sistemi kapasitelerinin yeniden inşa edilmesi gerektiğini anlamamıza yardımcı olur. Bu nedenle iyileşme modeli tipolojileri sınıflandırmak için değil, onların ardındaki biyolojik korkuyu (tehdit algısının erken oluşmuş versiyonlarını), ilişkisel hafızayı (erken dönem bakım veren izlerini) ve benlik yarasını (özle rol arasındaki kopmayı) daha net görmek için kullanılır.
Bu kuramsal çerçeve, Gabor Maté’nin çalışmalarını modern psikoloji alanındaki pek çok temel kavramla ilişkilendirir: psikosomatik tıp (beden-zihin bütünlüğünün hastalık süreçleriyle ilişkisi), gelişimsel nörobiyoloji (sinir sisteminin erken dönem çevresel koşullarla şekillenmesi), bağlanma kuramı (annelik işlevi, güvenli-yapılandırıcı temas), modern psikodinamik (aktarım, savunma düzenekleri, benlik örgütlenmesi) ve beden odaklı terapi (somatik duyum düzenlemesi, interoseptif farkındalık). Böylece Maté’nin 4 fazlı modeli hem teorik hem uygulamalı geniş bir alanı birbirine bağlayan kapsayıcı bir iyileşme haritasına dönüşür. Aşağıda yer alacak tablo da bu haritanın somut bir özetidir; fazların biyolojik süreçlerle nasıl birleştiğini ve farklı tipolojilerde nasıl tezahür ettiğini bütüncül bir şekilde görmeyi sağlar.

GABOR MATÉ İYİLEŞME MODELİ – GENİŞLETİLMİŞ KURAMSAL ÇERÇEVE
Travma, biyolojik ve psikolojik düzeyleri birbirine kenetleyen karmaşık bir süreçtir ve Gabor Maté bu süreci yalnızca “travmatik bir olay” üzerinden değil, kişinin o olayla baş başa bırakılmış olmasının yarattığı içsel kopma üzerinden tanımlar. Ona göre travma, organizmanın kendi öz benliğinden uzaklaşıp hayatta kalabilmek için geliştirdiği bir rolün içine sıkışmasıdır. Bu nedenle travma, salt bir anı değil; sinir sisteminin, bağlanma ilişkilerinin ve erken dönem çevresel koşulların bir araya gelerek oluşturduğu bütüncül bir uyum mekanizmasıdır. Kişinin çocuklukta geliştirdiği savunmalar, duygusal düzenleme stratejileri ve ilişkisel örüntüler, çoğu zaman yetişkinlikte “benim karakterim böyle” diye adlandırdığı yapının nörobiyolojik temelini oluşturur. Oysa bu yapı, Maté’nin yaklaşımında, öz benliğin değil; öz benlikten kopmanın ürünüdür.
Bu kopmanın en belirgin biyolojik göstergelerinden biri allostatik yük olarak adlandırılan süreçtir. Allostatik yük, organizmanın stres altında iç dengeyi (homeostazı) koruyabilmek için ödediği toplam fizyolojik bedeli ifade eder. Erken dönem duygusal güvensizlik ortamında büyüyen bir çocuk, sempatik sistemini (savaş-kaç devresi) sürekli olarak yüksek tutmak zorunda kalır ve bu durum zamanla vagal tonusu (vagus sinirinin güven-sakinlik kapasitesi) düşürür. Bu nedenle yetişkinlikte kronik yorgunluk, taşma, tükenmişlik, içsel boşluk, donma, uyku bozuklukları, sindirim sorunları ve ilişki stresine karşı aşırı hassasiyet gibi belirtiler ortaya çıkar. Çoğu kişinin “ben hep böyleyim” dediği şey aslında sinir sisteminin yıllarca tehdit altında çalışmaktan yıpranmış hali, yani allostatik yükün bir sonucudur. Kişi bu yükü fark etmediği sürece, iyileşme süreci başlatılamaz.
Bu noktada interosepsiyon, yani bedenin içinden gelen duyumları algılama kapasitesi iyileşmenin en temel anahtarıdır. Travma geçmişi olan bireylerde interoseptif sistem ya aşırı aktiftir (beden sinyalleri çok gürültülü gelir ve kaygı üretir) ya da baskılıdır (beden sinyali duyulmaz, “hiçbir şey hissetmiyorum” deneyimi oluşur). Bu nedenle Maté, iyileşmenin yalnızca bilişsel içgörüden değil, bedenin duyusal verilerini yeniden güvenle okuyabilme kapasitesinden geçtiğini söyler. Çünkü travma, beyinde yalnızca bir anının izi değildir; aynı zamanda sinir sisteminde, kas tonusunda, solunumda, kalp ritminde ve iç organların çalışma düzeninde kendine yer etmiş bütüncül bir biyolojik izdir. Bu iz, kişi yeniden bedensel farkındalığa kavuşana kadar çözülmez.
İyileşmenin ön koşullarından biri de adaptasyon rolünün nasıl oluştuğunu anlamaktır. Adaptasyon rolü, çocuğun ailesindeki duygusal eksikleri ve tehditleri yönetebilmek için geliştirdiği hayatta kalma kişiliğidir. “İyi çocuk”, “sessiz çocuk”, “bakım veren çocuk”, “fazla güçlü çocuk”, “görünmez çocuk” gibi roller, aslında çocuğun bağlanmayı sürdürebilmek için öz benliğini geri plana çekerek ebeveynin duygusal kapasitesine uyumlanmasıdır. Bu roller yalnızca psikolojik değildir; nörobiyolojik olarak prefrontal korteks (üst biliş), amigdala (tehdit algısı), insula (beden duyumlarını algılama merkezi) ve vagus siniri (güven-tehdit düzenleyicisi) arasında yapılan erken dönem bağlantılarla sabitlenir. Böylece çocuklukta işe yarayan bu sistem, yetişkinlikte otomatik bir “kişilik” gibi çalışmaya devam eder.
Gabor Maté’nin dört fazlı iyileşme modeli bu nedenle yalnızca ruhsal içerikleri değil, aynı zamanda sinir sistemi devrelerini, bağlanma süreçlerini ve beden duyumlarını bütünleştirir. İlk faz olan Farkındalık, kişinin adaptasyon rolünü ilk kez dışarıdan gözlemleyebilmesidir. Bu aşamada kişi “ben böyleyim” dediği şeyin aslında “ben böyle olmak zorunda kaldım” olduğunu fark eder. Farkındalık, rol ile öz arasındaki ilk ayrışmayı başlatır. Beden duyumları görülür hale gelir, kişi kendi tetiklenmelerini anlayabilir ve sinir sisteminin duygu-duyum döngüsünü gözlemlemeye başlar.
İkinci faz olan Keşif, adaptasyon rolünün kökenine inildiği aşamadır. Bu dönemde kişi erken dönem bakım veren ilişkilerini, bağlanma yaralarını ve bu yaraların bugün nasıl yeniden sahnelendiğini (reenactment: çocukluk ilişki örüntülerinin yetişkin ilişkilerinde otomatik tekrarı) fark eder. Bu keşif süreci kişinin savunmalarını suçlulukla değil, şefkatle görmesini sağlar. Çünkü kişi, uyum sağlamak için benliğini kıstığını anladığında, suçlama değil yas ve içsel kavrayış ortaya çıkar. Bu kavrayış travmanın biyolojik boyutunu da içerir: amigdalanın tehdit takibi, prefrontal korteksin kapanma-açılma döngüsü, vagal sistemin alarm-tehdit-kopma üçgeni gibi mekanizmalar keşif sürecinde açık hale gelir.
Üçüncü faz olan Serbestleşme, rol kimliğinin çözülmeye başladığı aşamadır. Bu çözülme bilişsel bir karar değildir; sinir sisteminin yeniden düzenlenmesiyle olur. Somatik süreçlerde “titration” ve “pendulation” olarak bilinen mikro dozlu duygusal-boşalma döngüleri bu aşamada belirginleşir. Kişi geçmişte taşıyamadığı duyguları bu kez sinir sistemini taşırabilecek bir genişlikte hisseder. Ventrial vagal devre (güven-sakinlik) yeniden aktive olur. Kalp ritmi, solunum, kas tonusu ve içsel duyumlar daha tutarlı hale gelir. Bu serbestleşme aynı zamanda psikodinamik düzeyde bastırılmış öfkenin, acının, yasın ve ihtiyaçların görünür olmaya başlamasıdır. Kişi ilk kez “kendi” duygusuyla temasa geçer.
Son faz olan Entegrasyon, iyileşmenin en derin aşamasıdır. Bu aşamada kişi artık eski rolün yerine koyduğu yeni benlik kapasitesini günlük yaşamda sürdürebilir hale gelir. Sınırlar daha doğal ortaya çıkar, duygular daha düzenli hissedilir, seçimler dış baskıya değil içsel otoriteye dayanır. Bu fazda beynin prefrontal alanları, limbik sistemle daha dengeli çalışmaya başlar; vagal tonus yükselir; kişi hem bedensel hem duygusal olarak daha geniş bir tolerans penceresine sahip olur. Bu durum yalnızca bir “iyi hissetme hali” değil, tamamen somut bir nörobiyolojik yeniden örgütlenme sürecidir.
Maté’nin modelinde tipolojiler—kaygılı, kaçıngan, fawn veya donma/şizoid hat—bir kişilik tipi değil, sinir sisteminin çocukluk döneminde bulduğu en güvenli hayatta kalma stratejisidir. Kaygılı tipolojide sempatik sistem sürekli alarmdadır; kaçıngan tipolojide interosepsiyon zayıftır ve kişi yakın duygusal temastan kaçar; fawn tipolojide kişi kendini tamamen silerek karşısındakine uyumlanır; donma/şizoid hatta ise dorsal vagal donma hâli baskın olup kişi duygusal ve bedensel dünyadan kısmen kopuktur. Bu örüntülerin her biri, iyileşme sürecinin hangi sinir sistemi kapasiteleri üzerine inşa edilmesi gerektiğini anlamamıza yardımcı olur.
Sonuç olarak Gabor Maté’nin modeli, travmayı yalnızca semptomlarla değil; sinir sistemi, bağlanma, duyum düzenleme, benlik organizasyonu ve ilişkisel hafızayı tek bir çatı altında ele alan bütüncül bir yaklaşım olarak konumlandırır. Bu model, kişinin öz benliğine yeniden dönebilmesini, duygularını taşıyabilmesini, içsel güvenini oluşturabilmesini ve hayatta kalma rolünden özgürleşerek gerçek kapasitesine erişebilmesini mümkün kılar. Böylece iyileşme, yalnızca geçmişi anlamak değil, sinir sistemi düzeyinde yeniden doğan bir benlik inşası haline gelir.

GABOR MATÉ – 4 FAZLI İYİLEŞME MODELİ ve TİPOLOJİLER TABLOSU
FAZ 1 – FARKINDALIK
Kategori | Tanım | Kaygılı | Kaçıngan | Fawn | Donma/Şizoid |
Biyolojik Mekanizma | Allostatik yük; interosepsiyon; amigdala aktif; PFC kısmi kapanma | Aşırı uyarılma, çarpıntı | Duyum zayıf, bedenden kopuk | Beden duyumu bastırma | Interosepsiyon kapalı, beden uzak |
Psikodinamik Tema | Adaptasyon rolünün fark edilmesi; duygunun yaşantı kökeni | Aşırı alarm | Yakınlıktan kaçınma | Uyumlanma refleksi | Kopma, donukluk |
Terapötik Odak | Beden sinyallerinin “bilgi” olarak tanınması; yavaşlama, adlandırma | Rahatlamayı tolere etme | Bedenle yeniden temas | İç duyuma yönelme | Bedensel farkındalık açılması |
FAZ 2 – KEŞİF
Kategori | Tanım | Kaygılı | Kaçıngan | Fawn | Donma/Şizoid |
Biyolojik Mekanizma | mPFC–limbik entegrasyon; DMN geçmişi işler; vagal tonus dalgalanır | Terk tetiklenir | Yutulma/boğulma korkusu | Ceza/ret hafızası | Erken izolasyon ve aşırı yüklenme |
Psikodinamik Tema | Bağlanma yaraları; reenactment fark edilmesi | Terk hikâyesi görünür | Yakınlık tehdittir | Onay kaybı korkusu | Temas yoksunluğu kökü |
Terapötik Odak | Kök sahnenin görülmesi; içsel çocuğun duygusunu tutmak | Regülasyon destekleri | İç temas kapasitesi | Benlik ve sınır farkındalığı | Temas toleransının artması |
FAZ 3 – SERBESTLEŞME
Kategori | Tanım | Kaygılı | Kaçıngan | Fawn | Donma/Şizoid |
Biyolojik Mekanizma | Titration; pendulation; ventral vagal açılım; duygu-biliş entegrasyonu | Alarm çözülür | İç duyum artar | Sınır görünür | Donukluk çözülür, canlılık artar |
Psikodinamik Tema | Bastırılmış öfke–yas–kırılganlık düzenlenir; adaptasyon çözülür | Duygusal taşıma artar | Kaçınma gevşer | Kendi duygusuna yönelme | Bedende yeniden var olma |
Terapötik Odak | Somatik boşalma; duyum akışı; iç düzenleyici figür | Bedene iniş | Temas kapasitesi | İç ses + sınır | Spontane duyum akışı |
FAZ 4 – ENTEGRASYON
Kategori | Tanım | Kaygılı | Kaçıngan | Fawn | Donma/Şizoid |
Biyolojik Mekanizma | Vagal tonus artışı; HRV yükselmesi; DMN–TPN dengesi; stabil PFC | İçsel güven | Yakınlık tolere edilebilir | Öz-değer ve sınırlar sabit | Spontane temas geri gelir |
Psikodinamik Tema | Öz benlik merkezde; içsel otorite; seçim kapasitesi | Sağlam bağlılık | Duygusal süreklilik | Kendini silme sonlanır | Benlikle temas |
Terapötik Odak | Yeni örüntülerin ilişkide uygulanması; değer odaklı seçimler | Regülasyonu sürdürme | Yakınlığa stabil kalma | Sınır–öz-değer koruma | Canlılık ve spontane hareket |
ÖZET MATRİS (4 Faz x 4 Tipoloji)
Tipoloji | Faz 1 | Faz 2 | Faz 3 | Faz 4 |
Kaygılı | Aşırı alarm | Terk yarası | Regülasyon | İçsel güven |
Kaçıngan | Duyum zayıf | Yakınlık korkusu | Temas kapasitesi | Süreklilik |
Fawn | Aşırı uyum | Ceza–ret hafızası | Sınır koyma | Öz-otorite |
Donma/Şizoid | Kopma | İzolasyon kökü | Canlılık | Spontane temas |

Aydınlanmanın Nörobiyolojisi
ve
Gabor Maté’nin İyileşme Modeliyle Kesişim Noktası
Travmadan iyileşme sürecinin derin evreleri yalnızca psikolojik bir dönüşümü değil, aynı zamanda nörobiyolojik bir yeniden yapılanmayı içerir. Bu nedenle iyileşmenin nihai aşaması, pek çok nörobilimcinin “uyanıklık”, “içsel genişlik”, “bütünlük deneyimi” ya da “aydınlanma” olarak tanımladığı fenomenle kesişir. Gabor Maté’nin modeli doğrudan mistik bir dil kullanmasa da, tanımladığı dört fazın son noktası nörobiyolojik olarak bilincin daha bütüncül, daha entegre ve daha düzenli çalıştığı bir üst seviyeyle örtüşür. Bu seviye, hem sinir sistemi arşivlerinden hem bağlanma hafızasından hem de benliğin erken dönem savunmalarından özgürleşmiş bir “öz düzenleme kapasitesi”dir; klasik literatürde bu durum aydınlanma süreçleriyle benzer fizyolojik temellere sahiptir.
Bu kesişimin en belirgin biyolojik göstergesi prefrontal korteks ile limbik sistem arasındaki entegrasyonun güçlenmesidir. Normalde travma geçmişi olan bireylerde prefrontal korteks (üst biliş, öz-farkındalık, düzenleme) sık sık çevrim dışı kalır; amigdala (tehdit tarayıcısı) ise aşırı aktiftir. İyileşmenin son evresinde bu iki yapı senkronize çalışmaya başlar. Bu durum, kişinin duygusal dalgalanmaları daha geniş bir bilinç alanından izleyebilmesini sağlar; duygu artık onu sürüklemez, kişi duyguyu bir dalga gibi taşır. Bu değişim yalnızca psikolojik bir olgunluk değil, aynı zamanda nörokortikal entegrasyonun artışıdır. Meditasyon, mindfulness ve içsel farkındalık literatürünün “aydınlanma” olarak tanımladığı deneyim de büyük ölçüde bu entegrasyonla ilgilidir.
Bu süreçle ilişkili ikinci temel nörobiyolojik mekanizma, vagus sinirinin ventral kolunun güçlenmesi ve HRV’nin (kalp atım değişkenliği) yükselmesidir. HRV, kalbin her atım arasındaki mikrosaniyelik değişkenliği ölçer ve sinir sisteminin esneklik kapasitesini gösterir. HRV yükseldikçe kişi daha hızlı regüle olur, tehdit sinyallerini gerçeklikten ayırabilir, duygularını bastırmadan ama taşmadan taşıyabilir. Bu fizyolojik genişlik, öz-farkındalık pratiklerinin çoğunda “iç alanın açılması”, “daha geniş bir bilinçle yaşamak” olarak tarif edilir. Aydınlanma anlatıları çoğunlukla bu genişliğe işaret eder; ancak aslında bu genişlik bir “mistik hâl”den önce somut bir vagal entegrasyon sürecidir.
Aydınlanma nörobiyolojisinin üçüncü ekseni, varsayılan modu ağı (DMN) ile görev-pozitif ağı (TPN) arasındaki denge oluşumudur. DMN, zihnin kendilik anlatısını, geçmiş hikâyeleri ve benlik imgesini işler. Travma öykülerinde DMN genellikle aşırı aktif çalışır; kişi sürekli kendini düşünür, geçmişi tekrar eder ya da ruminasyon döngüsünde sıkışır. TPN ise dış odaklı, şimdi-odaklı ve işlevsel dikkatin ağını oluşturur. Aydınlanma süreçlerinde bu iki ağın birbirini baskılaması yerine birlikte çalıştığı senkron bir denge ortaya çıkar. Bu denge, kişinin hem geçmişi unutmadan hem de geçmişin ağırlığı altında kalmadan yaşamamasını sağlar. Gabor Maté’nin “öz benliğe dönüş” olarak tanımladığı nihai aşama tam olarak bu nörobiyolojik dengeye karşılık gelir.
Dördüncü eksen ise insula aktivitesinin yeniden düzenlenmesidir. İnsula, beden duyumlarını, duyguları ve bu ikisinin birleşiminden doğan öznel farkındalığı işleyen bölgedir. Aydınlanma anlatılarının çoğunda “bedenle bir olmak”, “bedende huzur hissi”, “boşluk ama canlılık” gibi ifadeler yer alır. Bu deneyimler insulanın aşırı aktiviteden (kaygı, taşma, panik) ya da düşük aktiviteden (donma, kopma, dissosiyasyon) çıkıp dengeli bir interoseptif farkındalık kazanmasıyla ilgilidir. Bu denge sağlandığında kişi nihayet bedeniyle aynı frekansta oturur; duyguların gelmesine izin verebilir, onları düzenleyebilir ve beden duyumlarını güvenle taşıyabilir.
Tüm bu nörobiyolojik yeniden yapılanmaların psikolojik karşılığı benlik bütünlüğünün kurulmasıdır. Travma deneyimi insanı özünden koparırken, iyileşme bu kopuşu geri döndüren bir içsel yolculuktur. Bu yolculuğun son noktası, kişinin uyum rolünü bırakarak kendi öz benliğine köklenmesidir. Bu köklenme, artık dış onaya, karşı tarafın duygusuna, ilişki içindeki tetiklenmelere veya geçmiş hikâyenin ağırlığına bağımlı olmayan bir içsel istikrardır. Aydınlanma literatürü bu noktayı “merkezde uyanık kalmak” olarak ifade eder; Maté’nin modeli ise bunu “kendine dönmek, içsel otoriteni geri almak” olarak tarif eder. İki tanım farklı diller kullansa da, işaret ettikleri nörobiyolojik ve psikolojik süreç aynıdır.
Dolayısıyla Gabor Maté’nin dört fazlı modeli yalnızca travma iyileşmesini değil, aynı zamanda bilincin olgunlaşmasını, sinir sisteminin entegrasyonunu ve benlik organizasyonunun daha üst seviyede bir bütünlüğe erişmesini ifade eder. Bu nedenle model, hem psikodinamik hem nörobiyolojik hem de deneyimsel-bilinç temelli çerçevelerle kesişir ve “aydınlanma” olarak adlandırılan fenomeni bilimsel düzlemde anlamak için güçlü bir köprü sunar. İyileşmenin nihai aşaması, kişinin yaşamında ilk kez tam bir içsel özgürlük, düzenleme kapasitesi ve kendilik derinliğiyle var olabilmesidir; bu da hem Maté’nin hem modern nörobilimcilerin “öz benliğe dönüş” adını verdiği en yüksek iyileşme formudur.
KAYNAKÇA
Maté, G. (2003). When the Body Says No: Exploring the Stress-Disease Connection. Wiley.
Maté, G., & Maté, D. (2022). The Myth of Normal: Trauma, Illness, and Healing in a Toxic Culture. Penguin Press.
Craig, A. D. (2009). How do you feel—now? The anterior insula and human awareness. Nature Reviews Neuroscience, 10(1), 59–70.
Critchley, H. D., & Harrison, N. A. (2013). Visceral influences on brain and behavior. Neuron, 77(4), 624–638.
Porges, S. W. (2011). The Polyvagal Theory: Neurophysiological Foundations of Emotions, Attachment, Communication, and Self-Regulation. W. W. Norton.
Levine, P. A. (2010). In an Unspoken Voice: How the Body Releases Trauma and Restores Goodness. North Atlantic Books.
Schore, A. N. (2012). The Science of the Art of Psychotherapy. W. W. Norton.
Siegel, D. J. (2012). The Developing Mind: How Relationships and the Brain Interact to Shape Who We Are. Guilford Press.
Lehrer, P. M., & Gevirtz, R. (2014). Heart rate variability biofeedback: How and why does it work? Frontiers in Psychology, 5, 756.
Thayer, J. F., & Lane, R. D. (2009). Claude Bernard and the heart–brain connection: Further elaboration of a model of neurovisceral integration. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 33(2), 81–88.
Decety, J., & Sommerville, J. A. (2003). Shared representations between self and other. Trends in Cognitive Sciences, 7(12), 527–533.
Feldman, R. (2017). The neurobiology of human attachments. Trends in Cognitive Sciences, 21(2), 80–99.



Yorumlar